İstanbul’da yaşayıp henüz Adalar’a gitmemiş arkadaşlarım vardır benim, zevkleri ve renkleri tartışmam oysaki ben Adaları çok severim, hele ki yaz gelince, Eminönü’nden bindiğimiz şarkılara konu “Ada vapuru” ile öyle keyifli günlerimiz geçmiştir ki, ellerinde bir darbuka ile ortalığı şenlendiren amatör sanatçılara ne demeli, tabiki bunların yanında, keman çalanları, bağlaması ile türkü çığırtanları da asla unutamam, hepsi benim ülkemin güzel insanlarıdır çünkü… Ve kısa bir yolculuğun ardından adalar yavaş yavaş görülmeye başlar, önce Burgaz ada, bir kısım iner, ardından Kınalı, sonra Heybeli ve en son Büyükadada tüm yolcularını boşaltır ada vapuru… Eskiden herkes faytonlara koşardı… Hiç binmedim, gerçi şu anda kalktı yerini elektrikli araçlar aldı ama ben dedim ya Faytonlara asla binmem, o hayvanlar kamçıyı yedikçe benim ciğerim parçalanır… Her ne kadar atlar, eşekler yük hayvanı olarak kabul edilse de ben bunu kabul edemem daha da kötüsü Japonya’da Çek Çek adını verdikleri benzer faytonları İnsanlar çekiyordu… kafamı çevirmiştim…
Büyükada dedikte, 23 Nisanda herkes gider, nereye biliyor musunuz, Büyükada’nın tepesindeki Aya Yorgi Kilisesi ne, birde giderken yollardaki dikenli çalılara iplik sarıp makaraları boşaltırlar… Neyse batıl inançlara girmek istemiyorum, sizlere anlatmak istediğim tema farklı “ BÜYÜKADA RUM YETİMHANESİ” bu nerede derseniz, bahsettim ya, Aya Yorgi Kilisesinin hemen arkasında Hristo Tepesi diye anılan, olağanüstü bir manzaraya sahip devasa Ahşap yapıyı belki çoklarınız bilmiyordu.
O bir efsane Büyükada Rum Yetimhanesi… Dünyanın ikinci, Avrupanın ise en büyük ahşap yapısı ünvanını taşıyor… Hayli merak ettiniz değil mi, nasıl bir yer burası, o zaman başlayayım anlatmaya…
Demiştim ya olağanüstü bir manzaraya sahip diye, evet görsel olarak öyle, ama bana sorarsanız, hikayesinde aslında hüzünlü bir manzara diyebilirim sizlere.
Büyükada Rum Yetimhanesi 1898 yılında Fransız Mimar Alexendre Vallaury tarafından yapılmıştır. Tamamen ahşap malzemeler kullanılarak inşa edilmiş hatta bu nedenle yapının, dünyanın ilk çok katlı ahşap binası olduğu da söylenir. Bina ilk olarak Prinkipo Palace Otel adı ile inşa edilir ve bir kısmının casino olarak işletilmesi planlanır (hatta bazı kaynaklarda bu bina, Prinkipo Rum Yetimhanesi olarak da anılıyor). Fakat otelin Büyükada’nın ahlakını bozacağını düşünen bir takım kişiler, dönemin Osmanlı Padişahı II. Abdülhamid’i bu konuda ikna ederler ve II. Abdülhamit de binanın otel olarak işletilmesine müsaade etmez ancak binanın kamu yararına uygun bir yer olmasından dolayı, Sultan Abdülmecit bir ferman yayınlar ve binayı Balıklı Rum Hastanesi’nde barınan kimsesiz Rum çocuklarına hizmet vermesi için Rum Patrikhanesi himayesine verilmesini uygun bulur. Ardından dönemin zengin Rum ailelerinden Andreas Sygngros Vakfı tarafından Onbeş bin Osmanlı lirası karşılığında yeniden satılan bina, Zarifi ailesinin ve Sultan Abdülmecit’in bağışlarıyla birlikte bu amaçla kullanılır. Kimsesiz çocuklara eğitim verilmeye başlanan bina, uzun bir süre “Ruhban Okulu” olarak da hizmet verir.
Adalar Rum Yetimhanesi 21 Mayıs 1903 tarihinde Sultan Abdülhamit ve dönemin Patriği III. İoakim’in de katıldığı bir törenle açılır, o günden itibaren yetimhane olarak hizmet vermeye başlar. Oldukça görkemli bir yetimhane olmuştur içerisinde 106 oda, büyük bir mutfak, ihtişamlı bir kütüphane, ilkokul ve çeşitli meslek okulları ve Onbeş kişilik personel çalışmaktaydı İlkokulda ise üç Rum, iki de Türk öğretmen ders vermekteydi. Yetimhanede kalan kimsesiz çocuklar, ilkokulu bitirdikten sonra, aynı yetimhane içerisinde bulunan sanat okuluna devam ederler ve kendilerine bir meslek edinilerek hayata kazandırılırlardı. I.Dünya Savaşı’nın çalkantılı ortamında Büyükada Yetimhanesinde barınan kimsesiz çocuklar Heybeliada’daki başka bir yetimhaneye nakledilmiş ve binaya da Kuleli Askeri Okulu ’nun mensupları yerleştirilmişti. Bir nevi yetimhane artık Askeri Kışla işlevi görmektedir. Ardından binada işgal kuvvetleri tarafından Büyükada’ya gönderilen Rum göçmenler barınmaya başladı, sonrasında ise Rusya’daki Bolşevik Devrimi’nden kaçan Rus mültecilerin sığınağı haline gelen Büyükada Rum Yetimhanesi burada kalan Rusların soğuktan korunmak için binanın ahşap kaplamalarını sökerek yakması sonucu zarar görmüştü.
1960’lı yıllarda yaşanan Kıbrıs olayları nedeniyle Büyükada Rum Yetimhanesi’ne el konuldu. 65 yıl boyunca hizmet veren bina tamamen kapatıldı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne devredildi.
Avrupa’nın en büyük, dünyanın ise en büyük çok katlı ahşap binası olan bu görkemli yapı, 1964 yılından itibaren tamamen çürümeye terk edildi, Vakıflar Genel Müdürlüğü ise ne yazık ki binayı onarmak adına hiçbir şey yapmadı. Binayla ilgilenen çok sayıda aday çıktı ancak Vakıflar Genel Müdürlüğü, turizm dahil hiçbir alanda binanın kullanılmasına onay vermedi.
Fener Rum Patrikhanesi ise, elinde Osmanlı’dan kalan fermanı, Zafiris ve Sygngros ailelerinin bağış belgelerini sunarak Vakıflar Genel Müdürlüğü’nden binanın iadesini talep etti. Ne yazık ki bu talep reddedildi. 2005 yılına geldiğimizde ise Fener Rum Patrikhanesi, yetimhaneyi geri almak için AİHM’ye başvurarak Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne dava açtı, dava, 29 Kasım 2010 yılında sonuçlanır ve Büyükada Rum Yetimhanesi’nin tapusu resmi olarak Fener Rum Patrikhanesi’ne devredildi, sonuçta bu muhteşem yapı kimsesizliğe terkedildi.
Paranormal olaylara pek inanmam ama, bunu da anlatmadan geçemeyeceğim.
Yine bir efsaneye göre, yetimhane olarak hizmet verdiği dönemde Büyükada Rum Yetimhanesi’nde nedeni bilinmeyen bir yangın meydana gelir yangın sırasında bazı çocukların yanarak can verdiği anlatılır bir çocuk ise yangından kaçarken bahçedeki su kuyusuna düşer yangın sonrasında yapılan aramalarda kimsenin aklına kuyuya bakmak gelmez ve çocuk kuyuda ister istemez ölüme terk edilir. Ada halkı bu olaydan o kadar çok etkilenir ki, bazı geceler yetimhaneden çocuk çığlıkları duyduklarını iddia ederler.
Ve bugün eski Rum Yetimhanesi içi boş olarak, adanın en yüksek tepesinde varlığını sürdürüyor. Elbette ki yılların getirdiği yorgunluk, gördüğü zararlar ve bakımsızlıktan bina tamamen harabe halini almış durumda. Ahşap merdivenlerdeki el emeği oymalar, salonun bir köşesinde günden güne çürüyen bir piyano, oraya buraya saçılmış öğrenci kayıtları, öğrencilerin isimlerini kazıdığı sıralar, kısacası koskoca bir tarih yıkılmaya yüz tutmuş bir halde.İşte yazımın başında demiştim ya, olağanüstü ama bana göre hüzünlü bir manzara…
Bina o kadar metruk ki, hüzünlenmemek elde değil.
Bu haftalıkta bu kadar.
Hoşça kalın ama hep dostça kalın
CELAL KODAMANOĞLU
GENEL YAYIN KOORDİNATÖRÜ






















Yorum Yazın