“X” kuşağında dünyaya geldik, zaman o kadar hızlı ki “Alfa” kuşağına girmişiz bile.
Düşünüyorum da “Alfa” kuşağı olan minik Beren’ime, prensesim Mila’ma, Sarı kanaryam Ege’me, Kara Kartalım Sarp’ıma, hele de “Z” kuşağı dediğimiz günümüz gençlerine nasıl anlatabilirim bizim yaşadıklarımızı…
Çocukluğumun anılarını saklayan altın sarısı lüle saçlı Fatoş bebeğimi,
Mahalledeki çocuklarla oynarken “Yağ satarım bal satarım" tekerlemesini söyleyip, mendili çocukluk aşkım Murat’ın arkasına bırakmanın sevincini.
İstop oynarken , topu havaya atıp onun ismini bağırmanın güzelliğini.
Seksekte bilerek çizgiye basmanın masumiyetini.
Saklambaçta 9’dan 10’a geçerken, araya 9,5’u sıkıştırmanın nezaketini.
Ve o günlerdeki samimiyeti, kimsenin kimseye kötü gözle bakmadığını, komşuların çocuklarının birbirlerinin evlerinde geceleri rahatlıkla nasıl kaldıklarını, aynı tabaktan yemek yediklerini, aynı bardaktan su içtiklerini.
Annemizin pazara giderken bizi komşumuza gönül rahatlığı ile emanet ettiğini hiç unuturmuyuz!
Kısacası saf masumiyeti nasıl anlatayım?
Ah o günler geri gelse keşke, kapkara önlüklerimizle hayata rengarenk gülümserdik…
Biz mutlu çocuklardık öyle mutlu çocuklardık ki hayata hep öyle güzel baktık.
Şimdi ki “Z” kuşağı gibi biz doyumsuz ve şımarık falan da olmadık.
Bizim şımarıklığımız annemizin terliği fırlatmasana kadardı, anında fabrika ayarlarımıza geri dönerdik.
Korkusuzca sokak sokak gezerdik, misket vazgeçemediğimiz oyuncağımızdı bizim
Ben de misket oynamayı çok severdim, rahmetli babacığım bana renk renk, boy boy misketler almıştı. İstediğimiz arkadaşımızın evine gider, masa örtüsü altında evcilik oynardık orada saatlerin nasıl geçtiğinin farkına bile varmazdık.
Sınıfta kalanlarımız da oluyordu ama hiçbirinin ailesi paniğe kapılıp psikolog aramaya kalkmazdı.
Cep telefonu, marka kıyafetler, uzaktan kumandalı arabalar, konuşan bebekler ve tablet bilgisayarlarımız da yoktu.
Mahalle bakkalımızı dünyanın en zengin insanı zannederdik.
Özgür büyüdük, en büyük baskı annelerimizin bize kaşını gözünü oynatması veya “Akşama babana söyleyeceğim” tehdidiydi.
İnsan ayrımı yapmazdık, büyüklerimize saygı, küçüklerimize sevgi gösterirdik, hayvanlar bizim en iyi dostumuzdu.
Fazla bir şeyimiz yoktu, ama. Biz öyle mutlu çocuklardık ki...
Toprağa yalınayak basardık, ayaklarımızın kirlenmesi umurumuzda olmazdı.
Tabletinde ki oyunlarında puanını yükseltince mutlu olduğunu sanan çocuklara bunları nasıl anlatabiliriz ki.
Bizden sonra gelen “Y” kuşağının en az bizim kadar şanslı olduğunu düşünüyorum.
Bizim yaşadığımız güzellikleri kıyıdan köşeden de olsa onlar da yaşadılar. “Y” kuşağı yada bilinen diğer bir adı ile “Milenyum” kuşağı…
İnternet ile tanışan ilk onlardı, “Y” kuşağı yeniliklere açıktı, teknolojiye çabuk uyum sağladı.
90’lı yıllarda Barbie bebeklerin ortaya çıkması Fatoş bebeklerin sonu oldu.
Bizler yaşlandığımızın farkında değiliz ama, zaman hızla ilerliyor aslında.
Teknolojinin devreye girdiği “Z” kuşağından sonra, komşuluk ilişkileri, aile sohbetleri sona erdi, dijital teknolojinin esir aldığı bir nesil başladı.
Anladım ki “Z” kuşağı toplumsal olaylara karşı daha duyarlı ve kendi kararlarını kendileri verebilecek güce sahipler.
Henüz daha çocukluğu, insanlığı esir almamış dijital çağdan, organik ve doğal bir yaşam yaşamış bizim kuşağımızda herşey daha güzeldi, bizler daha mutluyduk.
Daha da anlatacak olursak;
Soba üstünde kestane pişirmelere, mangalda köpüren nefis kahveye kadar inmemiz gerekecek.
Kısaca bizim kuşağa “OUT” “Z” kuşağına “IN” diyebilirsiniz belki ama durum bana göre farklı.
Bence merdivenin hangi basamağında mutlu olduğumuza bağlı, belki alt, belki de üst!
Hayatın her basamağı kendine göre güzeldir.
“X” ten başladık, “Alfa” ya kadar geldik, “Beta”lara az kaldı.
Bu hafta da bu kadar,
Haftaya Habercaddesinde başka bir konuda buluşmak üzere
Mutluluk ve sevgiyle kalın değerli okurlarım…
ESRA SONGÜLER
GAZETECİ -YAZAR
Yorum Yazın