Hayal bu ya şöyle bir düşünün, eski görkemli bir köşk düşünün, şehrin ortasında ve önünden geçen bütün arabalar mutlaka hafif bir fren yapıp buraya bakıyor bu köşkün önünden geçip de şöyle bir bakış atmayan kimse yok gibi bir şey!
Ve işte böyle bir yerde öğrenciler bahçeye birikmiş, kimi sigara içiyor, kimi laflıyor ama hepsinin ortak özelliği, uğruna ter dökmek için geldikleri bir aşk var ortada, büyük bir ateş! Sanat aşkından kaynaklanan bir heyecanla bekliyor hepsi az sonra derse girecekler. Bakalım onları neler bekliyor. Burası bir tiyatro okulu, harala gürala o kalabalığın arasından bir ses, onlara sesleniyor.
-Birinci katta falanca salona geçebilirsiniz. Sınıflara ayrılacaksınız!
Her biri söylenen salonda bir yer bulup oturduğunda, okulun sahibi Grand tuvalet giyinmiş, hem de çok ciddi, masasına oturup
-Merhaba!” diyor.
-Bana sormak istediğiniz bir şey var mı?
Herkes şaşkın, çıt yok!
Onların o komik filmlerde gördüğü Zat, bekledikleri gibi çıkmadı belki. Kendilerini güldüren, çocukluktan beri tanıdıkları o yüz, şimdi bir hoca olarak karşılarında, hem de çok ciddi. Nasıl dilini yutmaz insan?
İlk işleri, bu disipline alışacaklar tabi. Daha sonra, sarışın bir bayan içeri girip, kısa bir konuşma yaptığında, her biri onu da bir yerden tanıdığını fark ediyor.
-Başından söylemeliyim, buraya gelip bu okulu bitiren herkesin oyuncu olabileceğini söyleyemem. Biz bile yıllardır bu işin içinde olmamıza rağmen bir kalfa bile olamadık! Ben resmen halen daha kendimi çırak olarak görmekteyim.
Bu sözleri işiten öğrenciler, ümitlerini kaybeder gibi, şöyle bir yutkunuyorlar.
-Boku yedik!” diye fısıldayanlar oluyor.
-Siz ki falanca sanatçının kızı, halen daha bir şey olamadık diyorsanız, biz, hiçbir şey olamayız!
-Bu tavır, gizli bir övünme olabilir mi?” diyenler oluyor birbirlerine ve sınıflara ayrılıyorlar.
Hem yakışıklı hem megaloman ama samimi ve zeki bir yönetmen derste yerini aldı bile. Sahne tatbikatına O girecek. Henüz ilk dersleri olmasına rağmen, bütün sınıf seviyor onu. Onun öğretmiş olduğu uygulamalı bilgilerin tadı, en sevilen bir yemek gibi, öğrencilerin hafızalarında kalıyor.
r bir öğrenciye verdiği roller sebebiyle, sergilenen oyunlarda, önemli bir kusur bulup, bütün sınıfın bir şeyler öğrenmesine katkısı çok fazla onun.
Öyle bir eleştiri ki, kimsenin aklına gelmeyecek şey bunlar. Gayet güzel, fakir bir yaşlıyı canlandıran birine, “her şey güzeldi ama vücudun genç görünüyor” veya bütün kalbiyle monolog yapan birine, “sen aynaya bak!” diyor, “Gayet güzel okudun ama gözlerinde o ifadeyi göremedim.” ….daha neler neler..Ve bütün sınıf, O eleştirilen insanın gözlerinde bir süre sonra muazzam bir ifade oluştuğuna şahit oluyor.
İnanılmaz bir yönetmen bu!
Herkes kendini oynayacak, herkes kendisi olacak! Kim neyi beceremiyorsa, ona uygun bir rolle terbiye edecek…
Hiçbir zaman, orospularla empati yapmamış bir bayan veya homoseksüelliğin nasıl bir duygu olduğunu hiç düşünmeyen bir erkek, bunları oynadığı zaman, ilk defa da olsa, o rol gereği, kendini onların yerine koymuş oluyor.
Bu ne demek!
İyi bir oyuncu, Kral ve Kraliçeyi, bir deliyi, bir komikliği ve gecekonduda yaşayan bir fakiri ne kadar güzel oynuyorsa, o kadar iyi bir oyuncu olma şansı var.
Ama bazen, öyle roller veriliyor ki, talebelerin hemen hemen hepsi, arkadaşlarının karşısında zorlanıyor olsa da, O sevimli yönetmen;
-Sanattır bu, gerekirse resmen öpüşeceksin!” diyor, başka bir şey demiyor.
Ve öğrencilerin bu utancı aşması için belki de bir ders veriyor onlara,
“Bakalım kim bunu başarıyla icra edecek?”
O rolü oynarken, kolay değil, bir hallere girmek zorundasın! Elbette her yönetmenin bir ayran içme tarzı var!
-Vücudum, hala 20 yaşında………….bacaklarım, kollarım…..karnım….boynum!
Tekrar, tekrar, tekrar….
Ve hiç kimse bu sahneyi oynarken, elini göğsüne atamıyor.
-Yahu hocam, ar damarımız var!
Hani demişlerdi ya başta, “herkes sanatçı olamaz!” Bazı öğrenciler, bir övünme olarak algıladıkları sözleri hatırladılar. Sanatın ağırlığını algıladılar.
-Aman Doktor, Canım cicim Doktor, derdime bir çare….
-Doktor, şuracığım acıyor, işte şurası….
-Aç biraz!
Yaaa bu işler ne zor!:))
Ama alışıyorsun ve birden bire sahne, akıl hastanesi oluyor. Belki 20 dakika kadar bir deliyi oynayıp, hissediyorsun. O deliyi oynarken, kendini aynen öyle hissetmen mühim!
Diğer derste, sahne, Hitlerin hapishanesine dönüyor. Orada yaşayan esirleri, hem oynuyor hem o çağdaki insanlarla Empati yapmış oluyorsun. Yeri gelince rol gereği, dayak bile yiyorsun. Yerlerde sürünürken, o sahnenin tozunu yutuyorsun….
O toz var ya, işte O sahne tozu, sen yuttuktan sonra, mümkünü yok, tiyatrodan kopamazsın, şu anda çevrilen pek çok diziyi kolayca seyredemezsin…
“Herkes dizilerde oynayabilir ama her dizide oynayan, tiyatroda oynayamaz!” Ve “Her tiyatrocu, her dizide oynar!” sözlerinin ne kadar gerçek olduğunun farkına varıyorsun.
Evet, tiyatro, gerçekten büyük bir sanat, bir yaşam biçimi olacak kadar gerçek!
-Bana doğal olmayan bir tiyatrocu söyleyin?
-Söyleyemezsiniz!
O, öyle bir sanat ki, bütün eğitim verdiği öğrencilerini her oyunda, kendini oynayıp, kendisiyle yüzleşmeye sevk eden bir dal. Shakespeare’in oyunlarındaki sanatçıyı azarlama sahnelerini okuyup ezberlemek, mum gibi yakıyor. Burnunu kırıyor. Bu eğitim, insanı yapmacıklıklardan arındırıyor, resmen.
Her tiyatro oyuncusunun, sahneye bağımlı olduğuna inanıyorum ben!
Özledim o tozu:))
O toz ki sahneye çıkıp ta performans sergilerken, bedene giren ve ruhu coşturan bir ateş!
Aşk olmasa, bu hayata dayanamaz insan!
Ve Nefes dersleri için etrafı aynalarla çevrili bir odaya giriyorlar. Onlar, önce uzun süre o diyaframı çalıştırmak için, çalışmalar yapıyor, sonra da hep bir ağızdan egzersizler.
-Heyy Taksi….Heyy Taksi…..Hey Taksi…” diye bağırmaya başladıklarında, yer yerinden oynuyor! Sonra nefesin daha bir açılması için başka bir egzersiz.
-Ders bitip ara verildiğinde, “Acaba diksiyon hocamız kim?” gibi meraklarla kısa bir teneffüse giriyorlar. Kimi çay, kimi kahve içiyorsa da nabızlar kendilerini bekleyen hocayla meşgul. hastalık, diyorum size. Resmen bir hastalık bu! Sanki bir bağımlılık! Sahnenin görevi, sanki bir mıknatısmış gibi çekiyor işte.
Altında kapri, üzerinde siyah bir tişört, daha bir fiyakalı bir hoca giriyor sınıfa. İyi bir Devlet Tiyatrosu sanatçısı bu!
Masaya oturup, ders başladığında, eline aldığı bir mum hakkında algılarını anlattığında,
-Tanrım, bu nasıl bir ses? Yok böyle bir Türkçe!” dedirtiyor herkese. Bu beklenen diksiyon hocasıydı.
Önce harflerden başlıyor, teker teker ve Türkçe’nin yazıldığı gibi okunmadığını hem söyleyip, hem konuşarak icra ediyor bunu. Şiirler okutuyor, Meditasyon yaptırıyor, hele bir çıt çıksın! Hiç affı yoktur onun. Ciddi ve özenli bir ders gerçekleşiyor.
-Canım hocam, aksanım yok olacak mı?
-Hayır, bu kişiliği yok etmektir, bunu bir zenginlik olarak gör! Bak zaten gitti bile, çok hafif, derinlerde var, hissediyorum:))
Gel de sarılma! Bütün talebeler içine sokacak kadar seviyor onu.
Dersler bitip, dağılma vakti geldiğinde, mümkün mü eve gitmek? Kapı önünde bir süre birikimler oluşuyor. Bunu şöyle izah etmem için başa dönmem gerek!
-O sahnede yutulan toz, O sanat öyle bir bağımlılık yapıyor ki, o birikim, işte bu yüzden oluyor…
Sanata soyunmuş olan, tüm tiyatroculara büyük bir saygıyla eğilmeden noktalamaya niyetim yok! Çünkü biliyorum ki, herkes evlerinde uyurken, onlar ezber yapacak, defalarca prova nedeniyle, gerekirse gece yarılarına kadar ayakta olacaklar.
Ayağa kalktım ve alkışlıyorum Sizi. Ama hepinizi! Başarı dileğiyle, Saygılar.
(GEÇEN HAFTA YİTİRDİĞİMİZ BÜYÜK SANATÇI GENCO ERKAL’A İTHAFEN)
SEÇİL ESKİOĞLU
GAZETECİ-YAZAR
Yorum Yazın