Habib BABAR
Hey gidi günler hey…Çalışma ofisimde haber yazarken şöyle bir nostalji gezisine çıktım. Elimdeki fotoğraflara ve Atilla İlhan’ın kitabını okuduğumda derin bir ‘Ahhhh’ çektim. Neden mi?
Çünkü Attila İlhan'ın ünlü dizesini her okuyuşumda aklıma oturduğumuz evin 1980'li yılları gelir. Malum dizeler "Akşam olur mektuplar hasretlik söyler" diye başlar ve devam eder. Mektupların söylediği hasretlikler gerçi kalmadı ama geçmişte kalan "lambalı radyolar" bu hasretliklerin aranılan tadı olarak kalmıştır, damağımızda.
Yıllar geçtikten sonra sadece bizim evimizde değil hemen her evde ahşap lambalı radyoların, değişmez mobilyalar arasında yer aldığını öğrenecektim. Hemen her evde ahşap lambalı radyo üzerinde dantel işlemesiyle öylece dururdu kendine ayrılan mutena köşede. Zamanla radyonun yerini alan televizyonun da üzerine danteller örtüldü, sehpaların, fiskosların üstü de…
Topu-topu ya birkaç kez kullanılmış ya da hiç kullanılmamış porselen, cam kap kacak, çanak çömlekle tıka basa doluydu camekânlı dolabın içi. Eğer plastik değilse çiçekler belki de en içten yanıydı evlerin çoğu zaman. Ama biz bu yazımızda eski zaman evlerimize renk veren önemli ayrıntılardan ahşap lambalı radyolar üzerinde duracağız. Günümüzde televizyonun kapladığı o başköşenin sahibiydi bu radyolar. Gün gelir "acans" dinlenir, gün gelir "arkası yarın"lar için kadınlar radyolu evde toplanırdı. Üstü tülbentle örtülen bu radyolar transistorlu radyoların çıkmasıyla yavaş-yavaş ortadan çekildi. Televizyon iyiden iyiye mezara gömdü onları. Ana haber bülteni yaklaştığında sesler gitgide alçalır ve herkes birazdan başlayacak "acans"a hazırlardı kendisini. Kahveci usulca radyoyu açar, radyonun o büyülü lâmbası yandıktan sonra, cızırtılar çatırtılar arasında bir ses asıl tonunu buluncaya kadar gitgide yükselir ve nihayet belirli bir seviyede karar kılardı. Vakti gelince de ana haber bülteni pür dikkat ve sessizce dinlenirdi herkes tarafından.
Bu esnada gözler dalar, dudaklar büzülür, kafalar sallanır, istihza ile gülümsenir, gözler kısılır, sinirlenilir, hayıflanılır ama asla ses çıkarılmazdı. Öyle ki; kahveci bile kimseye çay götürmez, bu sükûtu bozan olursa onu susturuverir, memlekette olan biten havadisi kaçırmak istemezdi. Bu haber saatlerinde, sadece kahveler değil, ev ve işyerleri de aynı sessizliğe bürünür, o mekândaki bütün insanlar topyekûn, sanki sadece bir kulaktan ibaret hale gelirdi. Kahvelerde neredeyse bir sandık cesametindeki radyolardan bulunur ve kahvenin en hatırlı yerine oturtulurdu. Her önüne gelenin kurcalayacağı bir şey değildi o lâmbalı radyolar, zaten buna kimse de cesaret edemezdi. Radyoyu kullanmayı bilmek lâzımdı. Radyoyu açmak, kapamak kadar uzun dalga, kısa dalga, orta dalga'yı, hangi radyonun nerede çıkacağını da bilmek gerekirdi. Zaman-zaman haberlerin sonunda "Seyir, hidrografi ve oşinografi dairesi"nden bir açıklama olurdu denizciler için. Kahvelerde acans sonrası radyo kapatılmışsa, memleket meseleleri üzerinde hararetli tartışmalara başlanırdı.
Sandık iriliğindeki lambalı radyoların o yıllarda sağladığı "Arkası Yarın Ziyaretleri" radyo bulunan evlerin sahip oldukları bu lüksü konu komşusuyla paylaşmak mecburiyetini getirirdi. Erkeklerin çoktan işe uğurlandığı ve çocukların okula gönderildiği rahat saatlerde radyosu olan eve "Arkası Yarın" dinlemeye mahallenin neredeyse bütün kadınları kızları örgüsünü oyasını alarak hiç teklifsiz gelir otururdu.
Kâh hicranlı iç geçirişler, kâh meraklı soluklarla bu yirmi dakikalık süre beklenir, eğer bir önceki bölümünü dinleyememiş olan varsa bu bölümü diğerlerinden sorardı. Sadece Arkası Yarın değil, "Radyo Tiyatrosu" da o zamanlar henüz kimseciklerin bilmediği büyük bir "reyting"e sahipti. Biz evin çocukları ise okuldan çıktığımız akşamüstleri beşe yirmi kala başlayan "Çocuk Bahçesi"ni beklerdik. Bizim sokağımızda "Tepedeki Kulübe", bu Çocuk Bahçesi'nin en merak edilen programıydı. Bir de Pazar günleri "Çocuk Saati" programına bayılırdı çocuklar. Selçuk Kaskan, ve elbette ki efektör Korkmaz Çakar unutulmuş değildir, hala hafızalardadır. Yıldırım Önal ve Alev Sezer gibi bazıları da dâr-ı Beka'ya göçmüşler, hafızalarda silik sesleriyle kalmışlardır şimdi.
O dönemlerin en çok dinlenen programlarından Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk bankası için Yıldız ve Müşfik Kenter kardeşlerin hazırladığı "Uğurlugil Ailesi" ve özellikle Tevfik Gelenbe'nin seslendirdiği "Arap Bacı" yıllar sonra televizyon için çekildiğinde inanın bana aynı tadı vermedi, sizinde aynı tadı almadığınıza inanırım, öyledir. Musiki tarihimizde hususi bir yeri olan Sadi Yaver Ataman'ın adı o günlerde radyolarda ne kadar sık geçerdi. Sonra Nezahat Bayram, Muzaffer Akgün, Bedia Akartürk...
Şimdi bilmem ne efemi dinlemeye yönelttim kendimi. Ancak şimdiki bilmem ne efemde ne Uğurlugil Ailesi ne Nezahat Bayram, Ne Muzaffer Akgün ne Bedia Akartürk, ne Radyo Tiyatrosu ve Tepedeki Kulübe ve ne de "Efektör Korkmaz Çakar" var. Sahi sizin dinlediğiniz radyoda "şu anda kim var ?"
Yorum Yazın