Bir Sonbahar günü, o güzel çiftle Florya Ormanında karşılaşmıştım. Ağaçlar baharı karşılarcasına yeşil kıyafetlerini giymişlerdi. Bankta oturmuş geçmişe dalmıştım.
Bizler de böyle yaşlanıyoruz diye düşündüm. Tutunduğumuz dalları yavaş yavaş bırakıyorduk.
Ben yine romantizmi yaşarken , önümden geçen çift, çoktan yetmişi devirmiş, kol kola yürüyorlardı. Konuşmalarına kulak misafiri oldum, beyefendi yanındaki hanımefendiye dönmüş,
“Yüzündeki çizgilerinle
Saçındaki beyazlarla
Benim için eskisinden daha güzelsin” şarkısını mırıldanıyordu.
Hayran hayran onları izledim, böyle aşklar varmıydı hala ?
Şimdiki aşkları düşündüm, “Mecnun küpeli, Leyla şüpheli olmuş”
Oysa ki böylemidir yaşam, umut ettiğimiz sürece yaşar ve yaşadığımızı hissederiz. Toprağın altına henüz girmemiş, ayaklarımız yere basıyor, dünyanın bize sunduğu güzellikleri görebiliyorken, bunu hissedebiliyorsak yaşıyoruz demektir.
Sizleri bilemem ama ben kendi adıma konuşayım, yaşamın ne kadar değerli olduğunu insan yaşadıkça daha iyi anlıyor ama bazı insanlar hayatları boyunca yapacak bir şey bulamamaktan, sıkılmaktan şikayet ediyor. Eğer siz de böyle hissediyorsanız, çok konforlu yaşıyor olsanız bile kendinize iyi bir hayat yaşatamıyorsunuz demektir.
Biraz gerilere gidelim, çocukken, gençken, ölüm bizlere çok uzak geliyor ama dünyada var olunan gün sayısı arttıkça, ölüm sanki daha sık dolaşıyor etrafımızda. Yirmili yaşlarda çocukluğumuza, otuzlu yaşlarda ergenlik günlerimize çoğu zaman özlemle bakıyoruz. Kırklı yaşlarda insan yavaş yavaş bir şeyleri anlamaya başlıyor, o güne kadar pek de anlayamadığı bir şeyleri... Çünkü özellikle bizim gibi örfü, adeti, keskin kuralları olan ülkelerin çocukları, daha çok da kadınları. Bir yandan da o yaşlarda alınması gereken diplomalar, bulunması gereken işler ve kurulması gereken hayatlar var, evlilikler, çocuklar ve sırtımıza yüklenen pek çok sorumluluklar var. Hayaller var, idealler var, dışardan çokça müdahaleler var.
Ve herşey gibi yaşlar ilerliyor, yarım asırı artık gerilerde bırakıyoruz, ellili yaşlarda hayat daha bir önemli, daha bir anlamlı olmaya başlıyor. Bir yandan yolun yarısından çoğu geçilmiş, bir yandan iyi kötü daha sakin bir döneme girilmiş, kaderimiz neyse onu görmüş, çoğunu yaşamışız, dünü, bugünü, yarınları düşünmeye vakit kalmış. Sağlığımız da yerindeyse hayat sanki o yaşlarda yeniden başlıyor. Ölüm uzaktan göz kırpmaya başladıkça, insan dört elle sarılıyor hayata değil mi?
İşte bu kez ikinci bahar başlıyor, arayışlar, aşklar, daha mantıklı oluyor, duyguların yerini mantık alıyor.
Ellili yaşlar da bir çırpıda bitiyor ve kapının zili çalıyor “ Zırrr “ “Kim ooo “
Atmışlı yaşlar gelmiş bile, o dönemde kendiyle bir muhasebe yapmaya girişiyor insan, içten içe biraz da sitem etmeye başlıyor kendine, gençliğin değerini yeteri kadar bildim mi? diye.
Hani bir söz var ya “Gençler bilse, yaşlılar yapabilse” diye. Bu yaşlara kadar hayatta kalabilen insanların pek çoğu “Şimdiki aklım olsa...” diye başlayan cümleleri pek seviyorlar. O zamanlarda yapılan hatalar olmasaydı şimdiki akıl olmazdı zaten. Bir yandan da haklılar ama insan iyi yaşamayı, güzel yaşamayı, anlamlı yaşamayı, yaşadıkça öğreniyor. Tıpkı sevmeyi, sevildikçe öğrendiği gibi...
Bilim der ki insan zekasının en üst seviyeye geldiği yaşlar, on beşli, on altılı yaşlardır. Ondan sonra beyindeki hücreler yavaş yavaş ölmeye, azalmaya başlıyor ancak insan aklını kullanmayı, beyinde var olan hücreleri geliştirmeyi, daha marifetli kılmayı yani “tekamülü” de zamanla öğreniyor. Sonuç olarak gençken daha zeki insanlarız ancak bu zekayı nasıl kullanacağımızı, bunu hayata nasıl geçireceğimizi pek bilmiyoruz.
Gençliğin verdiği o coşku, heyecan, ateşli duygular, o umursamazlık, dünyanın Everest Tepesindeymiş gibi davranışlar çok güzel , ama yaşlandıkça yılların bize kattığı o tecrübe sakin düşünce, dinginlik, empati yapmayı öğrenmiş olmamız bu da o yaş için ayrı güzelliktir.
Kaç yaşında olursak olalım, anılarınızın temelleri çocukluğumuzun saf ve enerjik dünyasına dayanır.
Geçmişe yapılan bir yolculukta yüzümüzü gülümseten olayların mimarı yine bizleriz.
Daha sonra büyüdüğümüzü fark eder, yılların nasıl da çabuk geçtiğini düşünürüz.
Hepimiz çevremizde pek çok kez bu cümlelerin kullanıldığını duymuşuzdur: ‘Yaşını başını almış’, ‘Onlar eski kafalı’, ‘Yaşlılar aksi ve huysuz oluyor’, ‘Ununu elemiş, eleğini asmış’, ‘Yaş 70, iş bitmiş’, ‘Biraz yaşına başına baksın’… Aslında bu sözler eğlenmek, gönlünce giyinmek, konsere gitmek, gezmek, aşık olmak isteyen yaşlı kişilere yapılan ayrımcılığı gözler önüne seriyor.
Oysaki hayat öyle değildi, örnek mi istiyorsunuz, işte Mimar Sinan, ustalık eserim dediği Selimiye Camiini yaptığında 80 yaşında idi. Dünyadan bir kaç örnek vereyim, Henry Ford 40 yaşından sonra efsanevi bir otomobil markası olan Ford Motor şirketini kurdu, Hollywood’un en çok kazanan efsane oyuncuları arasında yer alan Samuel Jackson 46 yaşında çevirdiği bir filmle ünlü oldu, Charles Robert Darwin ise Evrim teorisini bulduğunda 50 yaşının üzerindeydi .
Hayatın bize hangi yaşta güleceğini, bizi nerelere yönlendireceğini hiçbir zaman bilemeyiz.
Başka bir yazıda buluşmak üzere
Hoşçakalın, Hoş kalın .
ESRA SONGÜLER
HABERCADDESİ EDİTÖRÜ
Bir ömrü sürerken geçirdiğimiz yıllar içindeki hayatımızı yaşarken yalnız değiliz yanımızda olup bizi huzurlu yaşatanlar da çok önemli Esracığım , ailemiz , çevremiz , arkadaşlarımız ….yoksa yalnız yaşamın ne zevki olur .
Fatoş Acar
23-03-2025 07:35