İÇMİŞİM EVİMİ SARHOŞUM SARHOŞ


DİLEK EJDER

Evet, sevgili okurlarım, bu yazımda sizlerle az biraz dertleşmek istiyorum.

Ben çayımı demledim, hadi sizde bir çay demleyin…. Şu virgülde bekliyorum sizi, hadi çabuk! Oyalanmak yok ha!

Şairin dediği gibi, evet şimdi “Siz bi çay dökün, bense içimi”

Konu emek… Emek nedir bilir misiniz?

Emek hayatın insan derisi üzerine diş ve tırnakla kazıdığı nakışlar ve silinmeyecek dövmeleridir, dostlar.

Aşiret dövmeleri gibi; her bir kazıntının ve her bir işlemenin ayrı ayrı bir roman olduğu “Sen”dir emek.

Hani sevginin bile temelini oluşturan kiremitlerdir emek.

Emek dediğin, tepeden tırnağa geçmişindir, günlüğündür, fotoğraf albümündür. Her bakışında nasılda tek tek tüm damlalarının bir araya gelişini ve her saniyesini sana hatırlatan kurulu bir saatin tiktaklarıdır emek.

Ahh emeklerim ahh, ahh canım evim ahh…

Evet, evim; onu evvela hayatın bardağında damla damla biriktirdim…

Sonra tek yudumda içtim ve sarhoşum şimdi, sarhoşum Sar Hoş!

“Ben ne yaptım?” dediğimi duyar gibi oluyorum ama kulaklarım sağır kendime. Ki zaten dinlemesem iyi olacak! Yoksa yer bitiririm kendimi. Neyse!

İnsanın evini satması zormuş be… Hele ki bunu sıkışıp değerinin yarı fiyatına satması da ayrı bir dertmiş! Allah başka dert vermesin yinede.

Kul daralmayınca Hızır yetişmezmiş ya… Ne yapalım, Hızır babayı bekledik bekledik gelmedi…

“Kim bilir belki de Fetö Hızır babanın torbasına da sızmıştır, ondandır gelmeyişi” bizde heybemizdekilerle yetinmeye mecbur olduk işte…

Çünkü, biz onurlu yazarlardık; olsun, vatanı; ev yat kat alma uğruna satmadık ya… Kendi evimizi ihtiyacımız olan küçük bir rakam uğruna sattık.

Yeter ki satılan; onurumuz, haysiyetimiz, şerefimiz olmasın, ne yapalım! 

Hadi şimdi bir bardak daha doldurun evimden, bir bardak daha… Yetmedi şişesiyle verin elime, kafama çekeyim evimi, sonra naralarını atayım tüm sokaklara, bağırayım tüm pencerelere ve tüm duvarlara;

“Ey ayrılık sende kim, kim olasın ki takılısın peşime?” diyeyim.

Sesimim yankıları dönüyor kendime, tüm duvarlar sağır bana…

Her gün farkına varmayan kafandaki her neyselere daldığında, saatlerce göz göze gelip bön bön baktığın duvarların…

Her gün seni sana gösteren aynan, çektiğin perdelerin, açtığın pencerelerin hepsi “Sus”, susları giyiniyorlar adeta ve susları yudumluyorlar şimdi.

Bense tüm “Sus”ların içindeki “Çığlık”ları çekiyorum kafama; ondandır ki sarhoşum Sar Hoş!

Evet ben, sadece pembe nüfus kağıdında olmadım ki, hiçbir zaman. 

Benim keşkelerim; sadece pembenin rengi olmalıydı sırtıma yüklediğim… Mesela; bugün pembe ojemi mi kullansam acaba? 

Yada, falan vitrinde gördüğüm pembe kıyafeti mi alsam?

Haaa pembe hayallerle bir pilav mı pişirsem, şu baş koyduğum yastığımda?

Ama pembe hayallerin pilavını pişirmektense, pembe ve de mavi gerçeklerimi pişirdim hayata?” Tüm mavileri sırtlandım heybeme, tüm mavileri…

Maviler ve Pembeler arasında sıkışan ben!

Ne gezer, benim gibi hayatı sırtına alan kadınların pembe hayaller kurması da ne ola ki? Hele bir pembe hayal kurmaya halk da, bak bakalım mavi kimliğin yani erkek sorumluluğun nasılda karşına çıkıyor, mavinin en biçkin hışmıyla. Sonra nasılda başına başına vuruyor mavinin en keskin kılıcıyla…

Maviler maviler…

Maviler ve pembeler arasında keşmekeş olan ben…

Mesela; pembe ruj yerine evimin bir köşesinde iki kilo alçım olmuştur hep.

Bir silikon, çekiç, pense, keser, balta, çivi, hatta yıldız takımım bile var, vs…

İşte ondandır, ara sıra yüzüklerimi bile yumruk olarak kullanmak isteyişim hayata. Ne bileyim işte.

Dedim ya; her şeye rağmen, biz onurlu yazarlardır…

Vatan hainleri gibi cep doldurmadık, vatan satmadık, sıkıştık, olsun ev sattık. Üstelik bir evi bir on bin uğruna yarı fiyatına satacak kadar siz diyin akılsızlık, ben diyeyim onurlu yazarlardık…

 Vicdanımız rahat, satılan onurumuz, haysiyetimiz, gururumuz değil de, varsın evimiz olsun. Bize kalan itibarımız ve sağlam biz.

Şimdiii gelgelelim evimle severek ayrılışımıza.

Hani insan yetim yurduna evlat bırakır ya, kısmen de olsa onun gibi bir duygu. 

Yetim yurduna bıraktığım evlat gibi buruk hissediyorum evimi şimdi.

Bende onu sattığım için bir o kadar mahcubum ona ve kendime.

Parmaklarımla nakış nakış işlediğim emeklerim, anılarım hepsi bir başka buruk, hepsi bir şişenin içinde, yudum yudum boğazımda dizili şimdi…

Ondandır ki bardak bardak içiyorum evimi, sarhoşum Sar Hoş.

 “Mal canın yongasıdır” dediğinizi duyar gibi oluyorum…

Evet, kısmen öyle ama bizim ayrılığımızın burukluğu emeklerimizdendir…

Neyse, şimdi nerden bozmaya başlasam acaba?

Temizliğe başladığımda hepsi bir ağızdan; “Benden başla, benden başla!” derlerdi…

Oysa şimdi hiçbir odadan ses çıkmıyor, ama bir yerden başlamak gerek. 

Annem ve babamım fotoğraflarından mı başlasam acaba?

Çünkü öyle kötü kötü bakıyorlar ki, çerçevenin içinden atlayacaklar gibi… Babam Hulusi Ketmen bakışıyla bıyıklarını bükerek, annem ise Aliye Rona gibi gözlerini belertip bakıyor…   

“Hıııım ne vardı yani, tutturdun da tutturdun evi satacağımda satacağım.

Ha sıkıştın biliyoruz, biz kendi aramızda halleştirirdik, öyle değil mi?

Topu topu ihtiyacın olan neydi ki?”

Ah be babacım, ah be güzel anacım; ben hep dik durdum hayata…

Kimseye boyun eğmedim, eğmemde… Sıkıntı benimse, tek çözümde ben olmalıyım. Bir evim mi var; olsun gitsin ne yapalım.

Azarlama sırası kendi fotoğraflarımda şimdi…

 Ne kadar yorgun görünüyorlar ve ne kadar uykusuz; azarlayacak halleri yok, galiba beni en iyi onlar anlıyor;

Zira onlarda ben gibi yorgun, ben gibi dik kafalı… Yorgun olsalar bile.

Ah ulan be, keşke ben doğduğumda babama haber ettiklerinde;

 “ Erol Bey, bir kızınız oldu, haaa yanında birde oğlunuz oldu…” deselerdi.

Yani önce kötü haber, sonra iyi haberi verselerdi… Tövbe tövbe Munzurluğun hiç sırası değil şimdi. Demem o ki çift sorumluluk zor beya.

Mesela; çekiçten, alçıdan, harçtan, çakıldan, kumdan, boyadan uzak sadece kendim olsaydım keşke. Yok yok, ben iyi değilim.

Dışarıya mı çıksam acaba!!? Dışarıya çıksan ne olacak ki? Çay getirecek garson, oturduğun masa, baktığın her şey;

 “Kürkçü dükkanının dönüp dolaşacağı yer kürkçü dükkanıdır” demeyecekler mi? İşte tamda o sıra da, şu kürkçünün kürkçü dükkanını sattığı aklına gelmeyecek mi..?

Üffff şu evin tavanları da yok ki, sayabilseydim, yada bir koyun sürüsü geçse şu sokakta ve ben tek tek saysaydım, veya kız erkek isimlerini mi sıralasam zihnimde… He he biliyorum bunların hiç biri çare değil, bendekini silmeye! Neyse dışarıya çıkmayı boş ver de toplanmaya bak… Şimdi kıyafetlerde sıra… Aman Allah’ım hepside Yaşar Beyin kızarı gibi gar dolaplarına sinivermişler… Ben kapıyı açınca; “Bizi ayırmayacaksın değil mi?” diyorlar.

Çıkın bakim şımarık şeyler sizi…  

Oğlumun sesi geliyor yan odadan… Bir şeyler mırıldanıyor; şarkı değil, türküde değil… Sadece hııım hıııı hııım… Allah Allah ne kadar içli bir mırıldanış bu böyle! İçim burkuluyor! Hangi makam bilmem ama ben böyle bir makam duymadım hiç! Keskin bir kılıç gibi bölen bir makam işte… Gözyaşlarım diyor ki, ha işte tamda beni anlatıyor; yani gelişimi, duuuur geliyorum. Sonra elimi yüzümü yıkamaya gidiyorum oda ne musluktan akan su bile bir şeyler mırıldanıyor bir kavalın sesi gibi, ince uzun ve derinden… Daha önce bir suyun bile şarkı söyleyişini duymamış ve bu kadar darmaduman edip depreştireceğini bilememiştim.

He diyorum he hep bir gelin üstüme de iyice tırnatayım ha. Hay Allah babamın ben küçükken dinlediği, benimde hiç haz etmediğim dengbejler bile kulağından tutmuş avuçlarının içine öttürüyorlar… Oda ne? Karsın aşıkları, Tokat’ın yanık sesli türkücü kızları, Romanların yüreğe dokunan sesleri, Lazların ey gidi Karadeniz diye tüttürdükleri tulumu, Alevi bağlamalarının yanık sesleri… Hepsi ama hepsi…

Çerkezlerin Azerilerin oyun havaları halaylara girse ne çare, kim oynayacak bu sahnede, kim?

Evet, dostlar hani vardır ya kimi insan göçebedir, sırtında çantası elinde valizi…

Benim elimde kalemim, sırtımda göç kamyonum; galiba ben başlı başına bir gayb-ı diyarım.

 

Dedim ya, ben hep evimin ustası, hep yazarıydım. Evim ise parmaklarım arasında yazılar bir romandı. Alçılarla, boyalarla, ne çok roman yazdık, ne çok roman bitirdik beraber. Her başlangıç ortaya çıkacak mükemmel bir sonucun heyecanını önceden veriyordu. Yorgunlukla biten her sonuç emeğin bir nakşını daha işliyordu hayat kasnağımıza. Dedim ya; benim her zaman küçük kapalı bir kapta duvar boyam olurdu hep… En ufak, bir çizik, en belirsiz bir lekede boyardım… Şimdi yine iş başındayım…

İnsan sattığı evin son rötuşlarını yapar mı hiç? Yetimhaneye bıraktığın öksüzün gibi görüyorsan, o halde onun ağlayışını da, salya sümüğünün saçına başına karıştığını da görürsün ve işte o zaman son kez üstünü başını giydirir saçlarını tararsın işte, derin ve uzun bir ninniyle. Bende şimdi örüyorum evimin yıllara uzayan upuzun saçlarını… Örüyorum tüm ahlarımla birlikte, tüm anılarımı… Ufak ufak fiyonklar yapıyorum pembe kurdelelerden ve mavi mavi geçiriyorum her bir teline evimin.

Maviler ve pembeler arasında yorulan ben…

Ahhh Maviler Ve Pembeler Ah!

Yudum yudum içiyorum yıllara emek biriktiren yıllanmış evimi, sarhoşum Sar Hoş. Çok zormuş be, şöyle bir nara atasım var…

Eeeyt ülen, satmamışım ya dünyanın anasını, evimi satmışım evimi...

Evimi emeklerimi, anılarımı, günlüğümü, hatta fotoğraf albümümü satmışım…

Birilerini döve sim var bugün, hani şu gerçek hayattan bihaber sadece pembe kimlikte olan şanslı kadınları mesela…

Neden mi onları? Çünkü onlar hayatın hiçbir tınısından bihaber olmayan, ama her tınısının koltuğuna oturan şansın tahtlıları…

Ha birde, vatanın kıymetini bilmeyen vatan hainlerini…

Ne bileyim şöyle şunlardan önüme ilk çıkanın ağzını burnunu dağıtana kadar döve sim var…

Ne yani, her gün açtığım lambamı, dokunduğum musluklarımı, şu karşıda duran aynamı satmış mıyım ben, satmışım ha!

Eeeeeyt üleen çekilin önümden sarhoşum sarhoş; şöyle okkalısından elime bir değnek alıp arabaların camlarını, vitrinlerin camlarını döke sim var…

Tövbe tövbe, geziciler gibimi yani!

“Heee onlar gibi ne oldu! Dedim ya sarhoşum Sar Hoş!”

Sanki severek ayrılan çiftler gibiyiz; evimden boşanmışım.

Hakim karar veriyor;

“ Yaz kızım tarafları dinledik… Tüm suç ev sahibinde; evine sormadan satmış onu hiç görmediği birine. Şimdi bu ev küs ayrılmakta haklımı, haksız mı?

Karar; bir daha hiç birbirlerini görmeyecekler…”

 Ayrılıyoruz işte, ayrılıyoruz ha. Elimi uzatıp mutluluklar diliyorum evime, gözleri kan çanağına dönüyor;

“ Mutlulukmuş, sen boşa beni, sonra mutluluk ha” diyor!

Böyle olsun istemezdim, sıkıştım işte ne yapayım? Ben ister miydim böyle olsun! İster miydim elimden kayıp gitmeni, ister miydim sensiz kalmayı.

İster miydim ev sahibiyken kiracı olmayı. Ülen anla işte ister miydim attan inip eşeğe binmeyi ha. Hadi uzat elini… Uzat da şu gözyaşlarını sileyim, bak şimdi duvarlarda damla izin kalacak!”

“ Sana ne kalırsa kalsın! Sadece damla izlerimi kalacak bende? Daha nelerin izleri var bende, nelerin!”

“ Hiiişt yapma böyle, dönemem geri hadi ayrılalım! Bana buruk bakan duvarlarından bir bardak anı daha, bir bardak hüzün, bir bardak ayrılık daha içeyim… Üfff tadı da çok keskinmiş be ya! Eh kolay değil yıllanmış şarap misali bardak bardak evimi içmişim; yetmedi şişesiyle devirmişin kafaya, içmişim evimi sarhoşum Sar Hoş.

Çocuklarım Ankara Üniversitesine geçiş yaptılar ve istikamet Ankara.

Hoşça kal, muhteşem yüzyıl kokulu şehzadeler şehri, laleler diyarı yürek ülkem Manisam, hoşça kal!

Hoşça kal, cefakar annem, çilekeş babam hoşçakal!

Hoşça kal, parmağım hayatın her kapı aralığına sıkıştığında imdat diye bağırdığım kardeşim Erhan’ım, hoşçakal!

Hoşça kal, canımın canı ömrümün varları kardeşlerim, halası teyzesi olduğum yeğenlerim hoşça kal!

Hoşça kal her gün karşılıklı çoook uzun ve derin sohbet ettiğimiz derdi kendinde saklı koca Spil, hoşça kal.

Ama beni ve çocuklarımı içten içe etkileyen gizli silah olan nazar, her kötü göz, her nefs sizi de Allaha havale ediyorum. İnsan nazardan göç eder mi? Edermiş. Ben ettim. Rabbim cümlemizi nazarlı dillerden, nazarlı gözlerden, baktıkça içini derinden çeken pis nefislerden korusun, Amin. Sevgilerimle

Dilek EJDER  

 

 


09 Şubat 2017 Perşembe 13:10:53
802 defa okundu
Paylaş :     Arkadaşına Öner


En Çok

Bu Hafta

Bu Ay

Tatile hazirlaniyor....



Warning: mysql_close(): 4 is not a valid MySQL-Link resource in /home/habercad/public_html/yazi.php on line 154